Tekke / Zaviye

DOĞAL VE KÜLTÜREL MİRAS Dergah DİNSEL KONULAR Dinsel İbadet Ortamı

Osmanlı Türkçesi metinlerinde “tekye” biçiminde yazılan ve günümüzde “tekke” olarak kullanılan terimin etimolojisine ilişkin olarak kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Sözcüğün yapısı, “oturmak” ve “yaslanmak” anlamlarını taşıyan vekee köküyle ilişkilendirilebilmekte; ayrıca Arapçada “asa” ve “dayanak” anlamına gelen tukî kelimesinin varlığı bu ihtimali destekler nitelikte görülmektedir. Bununla birlikte, klasik Arapça sözlüklerde “tekye” biçimine rastlanmaması, kelimenin Arapça kökenli olduğuna dair savı zayıflatmaktadır. Bazı araştırmacılar, kelimenin Farsça kökenli olabileceğini ve “post” anlamına gelen bir terimle ilişkili olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak Farsça kaynaklarda “tekke” sözcüğüne doğrudan rastlanmamakta; bu dilde aynı kurumu karşılamak üzere genellikle dergâh ve hankāh terimleri kullanıldığı görülmektedir. Öte yandan, Arapça çoğul kurallarına uygun biçimde “tekâyâ” şeklinde çoğullaştırılan bu kelimenin, Osmanlı Türkçesinde özellikle XV. yüzyıldan itibaren yaygınlık kazandığı değerlendirilmektedir (Kara 2011: 368). “Zaviye” kelimesi ise, Arapça zāwiya sözcüğünden Türkçeye geçmiştir ve sözlük anlamı itibarıyla ‘köşe’ ya da ‘inziva amacıyla ayrılmış yer’ anlamlarını taşımaktadır(1)

Orta Asya Türkleri arasında dinî-tasavvufî hayat üzerinde geniş etkiye sahip bir mutasavvıf olan Hoca Ahmet Yesevî ile tasavvuf, Türk coğrafyasında önemli bir tasavvufî gelenek haline gelmiştir. Özellikle Yunus Emre’nin menkıbevi hayatında yer bulan tekke, Yunus Emre’nin manevî eğitim aldığı bir “terbiye, çile ve olgunlaşma merkezi”dir (Tatcı 2013: 600- 606). Yani sadece ibadet edilen bir yer değil; insanın nefsini eğittiği, edep öğrendiği ve kişiliğini inşa ettiği bir tasavvuf okuludur. Bu bağlamda tasavvuf geleneği içerisinde tarikat yapılarının kurumsallaşması, yalnızca dinî pratiklerin değil; aynı zamanda manevî eğitimin ve sosyal-kültürel hayatın da önemli bir parçası olmuştur. Manevî kardeşlik bağıyla birbirine bağlanan sûfîlerin bir araya gelerek sohbet etmeleri ve zikir yapmaları, zaman zaman inzivaya çekilmeleri amacıyla VIII. yüzyıldan itibaren hankâhlar kurulmaya başlanmıştır. Sonraki dönemlerde ise bu tasavvuf merkezleri dergâh, tekke ve zaviye gibi adlarla anılmıştır. Bu bağlamda tarikat mensuplarının barınma, ibadet ve ritüel faaliyetlerini sürdürdükleri mekânlar “tekke” olarak adlandırılmış, bazı tarikat geleneklerinde ise bu yapılar “dergâh” terimiyle ifade edilmiştir. Tarikat kurucuları ile manevî önderlerin kabirlerini barındıran büyük ve merkezî nitelikteki tekke yapıları “asitâne” olarak tanımlanırken seyr u sülûk yolunda bulunan dervişlerin geçici olarak konakladıkları daha küçük ölçekli yapılar “zâviye” adıyla anılmıştır (Hançerlioğlu, t.y., 620).

Dolayısıyla özde işlevsel, kurumsal ve eğitimsel örgütlenme açısından birtakım farklılıklar söz konusudur. Tekkelerde düzenli zikir ve âyinler icra edilir, şeyh ve mürşid ikamet edebilir, eğitim faaliyetleri (sohbet, talim) sistematik bir biçimde yürütülürken; zaviyeler taşra ve kırsal alanlarda yaygın olarak bulunan, daha çok yolculuk hâlindeki dervişler için geçici konaklama işlevi gören ve sosyal yardım ile misafir ağırlama fonksiyonlarıyla öne çıkar. Bununla birlikte her iki yapı türü de gelenek tarafından sembolik kutsiyet atfedilen ve manevî tecrübenin merkezîleştiği alanlar olarak değerlendirilmektedir.

En erken dönem inanç sistemlerinde dahi ibadet ve ritüel amacıyla belirli alanların diğer mekânlardan ayrıldığı görülmektedir. Bu ayrımın temelinde, kutsala atfedilen alanların gündelik ve profan (dünyevî) mekânlardan farklılaştırılması düşüncesi yer alır. İlkel olarak nitelendirilen kimi topluluklarda bu mekânlar, ata ruhlarının varlık gösterdiğine inanılan ağaç kovukları ya da mağaralar, kutsal bir kaya parçası, belirli bir ağaç topluluğuna sahip ormanlık alan ya da bazı topluluklar için (örneğin Teleütler bağlamında İrtiş Nehri) gibi doğal unsurlar olabilmektedir. Bununla birlikte Melâmetîlik örneğinde olduğu gibi, fiziksel bir kutsal alan yahut tapınak ihtiyacını reddeden inanç ve tasavvufî yaklaşımların da varlığı bilinmektedir (Hançerlioğlu, t.y.: 614). Dolayısıyla inanç pratikleri kapsamında gerçekleştirilen tapım ve ritüel eylemlerinin, gündelik ve sıradan mekânlardan ayrıştırılarak seçilmiş, sınırları sembolik olarak belirlenmiş ve özel anlamlar yüklenmiş alanlarda icra edilmesi anlayışı, insanlık tarihinin en erken dönemlerine kadar uzanan köklü bir zihniyet yapısına dayanmaktadır.

Bağlanma, bir kişinin bir tekkeye girmesi ve ilgili tarikata fiilen katılması anlamına gelir. Bu durum yalnızca bireysel bir manevî yönelişi değil, aynı zamanda belirli bir kurumsal mekâna dâhil olmayı da ifade eder. Nitekim tekkeler, yapı ölçeği ve kuruluş özellikleri bakımından birbirlerinden farklılık göstermekle birlikte çoğunlukla “ev” olarak adlandırılan ve birbirinden bağımsız birimler hâlinde düzenlenmiş bölümlerden meydana gelmektedir. Bu birimlerin her birinin yönetim ve sorumluluğunu üstlenen bir görevlinin bulunduğu görülmektedir (Korkmaz 1994: 39). Bu yapılar, günlük ibadet ve tasavvufî eğitim faaliyetleri kapsamında barınma, sohbet, ders, yeme-içme ve misafir ağırlama gibi farklı işlevlere hizmet edecek şekilde “ev”, “hücre” ve “misafirhane” gibi alt birimlere ayrılmıştır. Söz konusu birimler, mimarî olarak ayrı odalar ya da bölümler şeklinde düzenlenmiş olup her birimin idare ve düzeninden sorumlu “baba” ünvanlı bir görevli veya sorumlu dervişin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu yönüyle tekkelerin mimarî kurgusu yalnızca mekânsal bir organizasyonu değil, aynı zamanda sosyal ve eğitimsel bir örgütlenme modelini de yansıtmaktadır (Kara, 2011, 368). Şeyhin sınırlı ve mütevazı imkânlarıyla temelleri atılan tekke yapıları, zaman içerisinde mürit ve muhiplerin maddî ve manevî katkıları sayesinde gelişim göstermiş; vakıf gelirlerinin artmasıyla birlikte bu kurumların hizmet alanları da genişlemiştir. Öte yandan, devlet erkânı ile uyumlu ilişkilerin sürdürüldüğü durumlarda, bu yapılar merkezî idare tarafından da mali bakımdan desteklenmiş ve kurumsal süreklilikleri güvence altına alınmıştır.

Tekkelerin inşa edilmesi, tasavvufî İslâm anlayışının toplumsal alanda görünür hâle gelmesinin önemli göstergelerinden biri olmuştur. Bu yapılar, özellikle “velî kültü” etrafında gelişen ve yer yer heterodoks özellikler taşıyan bir dinî hayat tarzının kurumsallaşmasına zemin hazırlamıştır. Zamanla dergâh ve tekkeler, kendilerine özgü örgütlü bir eğitim düzeni oluşturarak hem derviş ve halife yetiştiren hem de geleceğin şeyhlerini hazırlayan işlevsel kurumlar hâline gelmiştir. Özellikle XIII. yüzyılda Orta Asya’dan başlayan Moğol akınları ve istilalarıyla birlikte ortaya çıkan siyasal istikrarsızlık, kitlesel göçler ve derin toplumsal sarsıntılar, halkın güven ve aidiyet arayışını daha da belirgin hâle getirmiştir. Bu kaotik ortamda insanlar, velî şahsiyetlerin etrafında şekillenen tekke ve zaviyeleri yalnızca dinî mekânlar olarak değil, aynı zamanda korunma, dayanışma ve manevî sığınma alanları olarak görmeye başlamışlardır. Devlet otoritesinin zayıfladığı ve merkezî yapıların işlev kaybına uğradığı dönemlerde dahi, tasavvuf ehli velîler halk nezdinde “dinin ve manevî düzenin temsilcileri” olarak konumlandırılmış; bu şahsiyetler etrafında oluşan tekke yapıları ise toplumsal bütünlüğün korunmasında belirleyici bir rol üstlenmiştir. 

Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişme sürecinde ise, Bektaşi tekkeleri, yalnızca manevî eğitim alanları olarak değil, aynı zamanda toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın örgütlendiği merkezler olarak da önemli işlevler üstlenmişlerdir. Bektaşîliğin kurumsal yapılanması içerisinde Hacı Bektaş Veli Dergâhı merkezî bir konuma sahip iken Dimetoka, Seyitgazi, Elmalı (Abdal Musa) ve İstanbul’daki Şahkulu Sultan tekkeleri gibi merkezler, tarikatın Anadolu ve Rumeli coğrafyasındaki yayılımında belirleyici rol oynamıştır (Ocak 1996: 455; Hatipler Çibik, Umaroğulları 2017). Bilhassa Babagân Bektaşîliğinde, tarikatın dinî ve manevî önderleri belirli bir tekke veya dergâhta ikamet etmekte; bu mekânlar yalnızca ibadet ve eğitim alanları olarak değil, aynı zamanda vakıf statüsündeki arazilerle bağlantılı yerleşim ve idare merkezleri olarak işlev görmüştür. Bu durum, Babagân kolunun daha yerleşik, kurumsallaşmış ve mülkiyet temelli bir örgütlenme anlayışına sahip olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Dolayısıyla bu yapılarda, dinî öğretim faaliyetlerinin yanı sıra müzik, şiir geleneği ve sözlü halk anlatıları gibi kültürel pratikler de canlı biçimde sürdürülmüştür. Bu durum, Osmanlı toplumunda Bektaşi tekkelerinin yalnızca dinî bir kurum olmanın ötesine geçerek sosyal bütünleşmeyi sağlayan çok yönlü kültürel merkezler hâline geldiğini göstermektedir. Bu yönüyle Bektaşi tekkeleri; din, kültür ve toplum arasındaki ilişkinin somutlaştığı özgün mekânsal ve kurumsal yapılardan biri olarak değerlendirilebilir. Ayrıca tekke şeyhleri, sahip oldukları toplumsal itibar sayesinde alt tabakanın şikâyetlerini dolaylı biçimde yerel yöneticilere veya merkezî otoriteye aktarabilmiştir. Bu yönüyle tekkeler, toplumsal gerilimi yumuşatan ve arabuluculuk yapan kurumlar olarak hizmet vermiştir.

677 Sayılı Kanun kapsamında “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” doğrultusunda tekke ve zaviyelerin kapatılması hükmüne varılmıştır. Buna göre tekke ve zaviyeler ile bazı türbeler kapatılmış; şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik gibi ünvan ve faaliyetler yasaklanmıştır. Dolayısıyla bu durum laik devlet yapısının kurulmasında önemli bir adım olmuşken yüzyıllardır süren tasavvuf geleneği kamusal alandan silinmiştir. Birçok tarikat ve tasavvuf geleneği yeraltına çekilmiş, gizli yapılara dönüşmüştür (Tokalak 2017). Bu süreç, bir yandan modern devlet yapısının güçlenmesine katkı sağlarken diğer yandan tasavvuf geleneğinin kamusal alandaki görünürlüğünü sınırlamıştır.

Referanslar

(1) https://www.etimolojiturkce.com/kelime/zaviye. Erişim tarihi: 24.11.2025; Hançerlioğlu, O. (t.y.). İnanç sözlüğü: Dinler–mezhepler–tarikatler–efsaneler. Remzi Kitabevi.; Hatipler Çibik, T. ve Umaroğulları, F. (2017). Balkanlarda Bektaşilik ve Bektaşi tekkeleri. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 6(1): 458–481.; Kara, M. (2011). Tekke. TDV İslâm Ansiklopedisi, C.40: 368–370. TDV Yayınları.; Korkmaz, E. (1994). Ansiklopedik Alevilik Bektaşilik terimleri sözlüğü. Ant Yayınları.; Ocak, A. Y. (1996). Hacı Bektâş-ı Velî. TDV İslâm Ansiklopedisi, C.14. TDV Yayınları.; Tatcı, M. (2013). Yûnus Emre. TDV İslâm Ansiklopedisi, C.43: 600–606. TDV Yayınları.; Tokalak, İ. (2017). Ahilik, Bektâşîlik, Alevîlik ve Mevleviliğin kökenleri. Doğu Kitabevi.; Zaviye. (2025). https://www.etimolojiturkce.com/kelime/zaviye Erişim Tarihi: 24.11.2025.

Konuyla ilgili diğer maddeler için bkz.: