Anıt

DOĞAL VE KÜLTÜREL MİRAS Anıt

Maddeye katkıda bulunan yazarlar:
Yazar: NESLİHAN KULÖZÜ UZUNBOY (2019) (Madde metni için tıklayınız)
Yazar: SENANUR ŞENGÜL & GÜLİN PAYASLI OĞUZ (2026) (Madde metni için tıklayınız)
1 / 2

Türkçe dilinde anmak fiilinden hareketle geliştirilen anıt sözcüğü bir şeyin (olay, kişi) anılması amacı ile yapılan yapıt anlamına gelmektedir. Osmanlıca ise, Anıt sözcüğünün karşılığı olan abide sözcüğü abid (sonsuz, ebedî) kökünden gelir. Romen dillerinde kullanılan ve İngilizce’ye de geçmiş olan monument sözcüğü de Latince monere (hatırlamak) kökünden gelir ve Osmanlıca ve Türkçe’dekine benzer anlam taşır. Her üç sözcük de anıyı sonsuzlaştırmak ve hatırlamak anlamını içermektedir.

İnsanlık tarihinde ilk anıtlar, ölümlü olduğunun bilincine varan insanın, anısını yaşatmak için bir araç olarak inşa edildi. Bu bağlamda ilk anıtlar bir taş kümesi, bir toprak yığını ve dikili bir kayadan oluşmaktadır. İnsanoğlunun geçmişini önemsemeye başlamasıyla anıtlara daha fazla değer verilmeye başlandı ve bakımı ile korunması konuları gündeme geldi. Böylece anıtlar, zaman içinde ve kuşaklar arasında devamlılığı sağladı. Anıtların korunması tarihin her döneminde farklı amaçlar ve nedenlerle gündeme gelmektedir. Korunmaya değer görülen anıtlar genellikle dönemlerinin ekonomik, sosyal ve siyasal koşullarına göre belirlenirken, bu belirleme de kimi zaman dinsel, kimi zaman da ulusal duygular koruma kararında ağır basmaktadır.

Geçmiş dönemlerde anıt kavramı arkeolojik kalıntılar ve cami, han, hamam, medrese gibi büyük ölçekli yapıları kapsayan varlıkları tanımlanmak için kullanıldı. 1960’lı yıllardan sonra dünyada koruma alanında gelişen yaklaşımlar ve yeni eğilimler paralelinde anıt kavramının içeriği genişledi. Kavram sadece bir mimari eseri değil, belli bir uygarlığın, önemli bir gelişmenin, tarihi bir olayın tanıklığını yapan kentsel ya da kırsal bir yerleşmeyi de kapsar hale geldi. Böylece anıt kavramı büyük sanat eserleri ile birlikte kültürel anlam kazandı, daha basit eserleri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Günümüzde “Önemli bir olayın veya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca tarih boyunca anılması için yapılan, göze çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapı, abide” olarak tanımlanan anıt sözcüğü geniş bir kapsama sahiptir. Anıt, insanlar ve toplumların hatırlamak istedikleri olgular için dikilir ve bu durumda anıt ile olgu arasında imgesel ilişki kurulur (örneğin Çanakkale Savaşları ile Çanakkale Şehitleri Anıtı). Bugün için işlevini yitirmiş olsa dâhi döneminin yaratıcı potansiyelini kullanmış bir maddi kültür veya sanat ürünü o çağın simgesi olarak, o çağı hatırlamakta bir araç olarak, anıt statüsü kazanır.

Anıtlar, işlevlerine göre dini yapılar, eğitim yapıları, ticaret yapıları, askeri yapılar, temizlik yapıları ve büyük ölçekli konutlardır. Anıt yapılar, genellikle konut dışı işlevleri olan büyük programlı yapılardır. Anıt yapılar, bir yapılar grubu oluşturuyor ise külliye; anıtın boyutu birçok anıt ve kentsel dokuyu içerecek biçimde genişletildiğinde ise SİT olarak tanımlanır. Geçmişe ait her türlü maddi üründen, insan yapısı fiziksel ortamın tümüne (örneğin, kent) kadar anıt statüsü içine girebilir. 1960’lı yıllarda anıt kavramının tek yapıdan daha geniş sınırlara doğru geliştirilmiş olması sonucu sahip oldukları anıtsal yapıların nitelikleri ve yoğunluğu nedeniyle kentler anıt-kent (örneğin, Edirne, İstanbul), bütün olarak korunması gereken ülkeler anıt-ülke ve kıtalar ise anıt kıta olarak nitelendirilmektedir.

Referanslar

Ahunbay, Z. (1996). Tarihi Çevre Koruma ve Restorasyonlar. İstanbul: Yem Yayın; Ahunbay, Z. (2019). Kültür Mirasını Koruma İlke ve Teknikleri. İstanbul: Yem Yayın; Asatekin, N. G. (2004). Kültür ve Doğa Varlıklarımız: Neyi, Niçin, Nasıl Korumalıyız? Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü. Ankara: DÖSİMM Basımevi; ÇEKÜL (2010). Yerelden Ulusala Ulusaldan Evrensele Koruma Bilincinin Gelişim Süreci. İstanbul: Çekül Vakfı; ICOMOS (1964). Venice Charter (International Charter for the Conservation and Restoration of Monuments and Sites), https://www.icomos.org/charters/venice_e.pdf, (Erişim tarihi: 13.11.2019).

Ayrıntılı bilgi için bakınız

Kuban, D. (1973). Anıt Kavramı Üzerine Düşünceler, Mimarlık Dergisi, 11(7): 5-6.

2 / 2

Anıt kavramı, en eski ve özgün anlamıyla, bir eylemi, dinî inanışı veya bir gücü sembolize eden ve bunu gelecek kuşakların zihninde canlı tutmak amacıyla inşa edilen yapıtlardır. Etimolojik olarak ele alındığında, Batı dillerindeki karşılığı olan monument sözcüğü, Latince “hatırlatmak,” “uyarmak” veya “yol göstermek” anlamlarına gelen monere fiilinden türetilen monumentum kelimesine dayanmaktadır. Özünde, kolektif hafızanın fiziksel bir mekânda tecessüm etmesini ifade eder. Türkçede de benzer şekilde, bir şeyi hatırlatmak ve iz bırakmak işleviyle örtüşen bu kavram, insanın varoluş kaygısına karşı bir tür savunma ve dünyada bir iz bırakma çabası olarak nitelendirilir. Anıtın bu temel işlevi, zamanın acımasız akışına karşı geçmişi bugün gibi yaşatmak ve toplumsal belleği hedef almaktır.

İnsanlığın geçicilik karşısındaki ontolojik kaygısı, önemli olayları veya kişileri taşın sertliğinde dondurarak zamana karşı bir direniş mekanizması geliştirmiştir. Tarihöncesi dönemlerde Göbeklitepe veya Stonehenge gibi megalitik yapılarda görülen ilk anıt örnekleri, henüz bireysel bir başarıyı kutsamaktan ziyade kozmik döngüleri ve inanç sistemlerini sabitleme amacını taşıyordu. Ancak medeniyetin gelişimiyle birlikte anıtlar, dinsel ritüellerin ötesine geçerek siyasi otoritenin ve toplumsal hiyerarşinin meşruiyet araçlarına dönüştü. Antik Mısır’daki piramitlerin firavunların ebediyetini simgelemesi veya Mezopotamya’daki dikilitaşların kraliyet yasalarını ilan etmesi, anıtın “güç” ile kurduğu kopmaz bağı simgeler. Roma döneminde Traianus Sütunu gibi eserler, imparatorluğun ihtişamını belgelemek üzere “amaçlanmış anıtlar” olarak inşa edilmiştir. Orta Asya Türk geleneğinde “Bengü Taş” (Ebedî Taş) olarak adlandırılan Orhun Yazıtları, anıt kavramına sadece anma değil, aynı zamanda siyasi bir öğüt ve tarihsel bir belge niteliği kazandırarak bu geleneği farklı bir boyuta taşımıştır.

Anıt kuramının en önemli dönüm noktası ise Avusturyalı sanat tarihçisi Aloïs Riegl’in 1903 yılında yayımlanan çalışmasıdır. Riegl, anıtları “Amaçlanmış Anıtlar” (başlangıçtan itibaren bir mesaj iletmek için yapılanlar) ve “Tarihî Anıtlar” (zamanla kültürel bir sürecin sonucu olarak bu niteliği kazananlar) şeklinde ikiye ayırarak modern anıt kültünü tanımlamıştır. Riegl’e göre bir anıtın değeri; eskilik değeri, tarihî değer, anımsama değeri, kullanım değeri ve sanatsal değer gibi birbiriyle bazen çelişen unsurların bileşkesinden oluşur. Özellikle eskilik değeri, anıtın üzerindeki yıpranma ve zamanın izlerini kutsayarak modern toplumun anıtla kurduğu ruhsal bağı pekiştirir.

Modern döneme geçişle birlikte anıt kavramı ciddi bir dönüşüm geçirmiştir. XIX. yüzyılın sahte anıtsallığına tepki olarak doğan modern mimari, anıtı artık tekil ve dokunulmaz bir obje olmaktan çıkarıp kent boyutuna ve gündelik hayata dâhil etmiştir. XXI. yüzyılın bilişim çağında ise anıtlar; Berlin Holokost Anıtı örneğinde olduğu gibi geleneksel anıtsal ölçeğin aksine, ziyaretçinin üzerine tırmanabildiği, içinden geçebildiği interaktif ve topoğrafik düzlemlere evrilmiştir. Modern sonrası bu yaklaşımda, 9/11 Anıtı’nda görüldüğü üzere gökyüzüne yükselen bir dikit yerine “yokluğu” ve “çöküşü” temsil eden büyük boşluklar (void) ve sonsuzluğa akan su metaforları tercih edilmektedir. Bu dönüşüm, anıtın ulaşılamaz bir mabet olmasından ziyade insan ölçeğinde bir “anma mekânı” hâline gelmesini sağlamıştır.

Mimari eserlere yansıması açısından anıtlar, özellikle Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiyesi’nde yeni devletin ideolojisini, gücünü ve modernleşme arzusunu simgeleyen anıtsal kamu yapıları olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde inşa edilen Anıtkabir, Türk milletinin saygı ve bağlılığının bir ifadesi olarak kentin egemen noktasında yükselen en önemli simgesel anıttır. Benzer şekilde Adana’daki Halkevi Binası ve Kanara Mezbahanesi gibi yapılar, sadece işlevsel binalar değil; dönemin toplumsal aydınlanma ve modern üretim idealini temsil eden, kentsel belleğe işlenmiş anıtsal eserlerdir. Bu anıtsal yapılar, yerel malzeme ve modern teknikleri birleştirerek döneminin manevi iklimini ve mücadelelerini geleceğe aktaran birer tarihî belge niteliğindedir.

Anıtsal yapılar, yalnızca fiziksel birer kütle olmanın ötesinde, ait oldukları toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel yansımalarını taşıyan ve bir dönemin mimari estetiğini belgeleyen sembolik yapılardır. Bu yapıların sahip olduğu temel değerler:

Anımsama ve Bellek Değerleri (Erinnerungswert): Kuramcı Aloïs Riegl’e göre bu değerler geçmişle bağlantılıdır ve toplumsal belleği harekete geçirir.

Tarihsel Değer: Anıtın, bir zamanlar var olmuş ancak artık geri dönülemez bir süreci veya önemli bir tarihî olayı temsil etmesidir. Cumhuriyet dönemi yapılarının Selçuklu yapılarına göre daha “yeni” olması, onların tarihsel değerini azaltmaz; her eser, kendi öz nitelikleri ve tanıklık ettiği olaylar üzerinden değerlendirilir.

Eskilik Değeri: Anıtın üzerindeki yıpranma, aşınma ve zamanın bıraktığı fiziksel izlerin algılanmasıyla ortaya çıkar. Bu değer, bilginin ötesinde doğrudan duygulara hitap eder ve doğanın yıkıcı etkisini görse dahi anıta kutsal bir ilgi duyulmasını sağlar.

Anımsama (Amaçlanmış Anıt) Değeri: Bir anıyı, zaferi veya önemli bir kişiyi gelecek nesillerin zihninde sonsuza dek canlı tutma amacıyla bilinçli olarak tasarlanan değerdir.

Kültürel ve Niteliksel Değerler: Bu değerler, yapının bir “kültür varlığı” olarak tescil edilmesini sağlayan temel özelliklerdir.

Belgesel Değer: Yapıyı inşa eden ve kullanan toplumun eğitim düzeyi, yaşam tarzı ve estetik kaygıları hakkında bilgi veren bir “bilgi kaynağı” olma özelliğidir.

Estetik ve Sanatsal Değer: Yapının nitelikli bir sanat eseri olması, özgün bir tekniği barındırması veya döneminin mimari üslubunu yansıtmasıdır. Modern anlayışta bir anıtın sanatsal değeri, o günün sanatsal arzularını (Kunstwollen) karşılama düzeyine göre de belirlenir.

Simgesel ve Kimlik Değeri: Yapının bulunduğu kentin veya bölgenin kimliğini temsil etme ve kentsel mekânın odak noktası olma gücüdür. Örneğin, Anıtkabir gibi yapılar ulusal kimliğin en güçlü simgeleridir.

Çağdaş ve Güncel Değerler (Gegenwartswert): Bu değerler, yapının bugünkü toplum içerisindeki geçerliliği ile ilgilidir.

Kullanım Değeri: Anıtın işlevsel sürekliliği ile ilgilidir. Yapının özgün fonksiyonunu sürdürmesi veya modern standartlara uygun şekilde yeni bir işlevle (yeniden işlevlendirme) hayata döndürülmesi, onun korunması için kritik bir pratik gerekliliktir.

Yenilik Değeri: Eserin ilk günkü bütünlüğünü, kusursuzluğunu ve aşınmamış hâlini temsil eder. Bu değer genellikle geniş halk kitlelerinin estetik beğenisini yansıtır; ancak sıklıkla eskilik değeri ile çelişir.

Özetle anıtsal yapılar, toplumun ruhunu yansıtan birer biyografi kitabı gibidir; sayfalarındaki her bir yıpranma izi (eskilik değeri) ve her bir cümle (tarihsel/belgesel değer), o toplumun nereden geldiğini ve kim olduğunu hatırlatan sessiz ama güçlü birer tanıktır.

Referanslar

Atay, R. F. (2016). Aloïs Riegl’in Tarihi Anıtlar Kuramı ve Modern Kült Olarak Anıtlar, Restorasyon ve Konservasyon Çalışmaları Dergisi, (16): 21-26; Bostancı, E. E. (2023). Anıtın genişlemiş alanı: Arkitekt ve Mimarlık dergileri üzerinden modern Türk mimarlığında anıtın izini sürmek (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi; Halaman, M. A. (2022). Adana erken Cumhuriyet dönemi anıtsal yapılarını korumada yerelliğin önemi açısından incelenmesi ve değerlendirilmesine yönelik yeni bir yaklaşım ile model önerisi (Basılmamış Doktora Tezi). İstanbul: Haliç Üniversitesi; Okumuş, G. (2021). Kentsel arayüz–heykel kurgusu: Atatürk anıtları (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi). Bursa: Bursa Uludağ Üniversitesi; Polat, M. (2019). Anıtlar ve anma mekânlarının dönüşümü üzerine değerlendirmeler, MEGARON, 14 (1): 51-62.

Konuyla ilgili diğer maddeler için bkz.: