Kentsel Sit

KAVRAM Kentsel Sit Alanı Mimarlık Şehir ve Bölge Planlama Arkeoloji

Kültürel etmenler, topluluğun tarihini, sanatını, yaşam biçimini, sosyo-ekonomik ve teknolojik durumunu anlatan ve geleceğe miras kalan, somut ve somut olmayan değerlerin barındığı önemli mirastır. Bu mirasın önemli yansıması olan kentsel sit, bir şehrin veya yerin tarihsel, mimari, sanatsal veya kültürel açıdan korunmaya değer görülen dokusunun bütünüyle koruma altına alınmış halidir. Sadece tek bir binanın (saray, cami, köşk gibi) değil, o bölgedeki sokak yapısının, meydanların, bahçelerin ve yapıların oluşturduğu ortak ruhun korunması amaçlanır.  Yani bölgenin tarihi karakterinin bozulmadan gelecek nesillere aktarılması, tarihi yapıların sürekliliği ve sürdürülebilirliği sağlanır. Böylece yerin geleneksel yaşam biçimi ve mimarisi korunur, şehrin hafızası yaşatılır ve turizm potansiyeli artar.

XIX. yüzyılda ortaya atılan stilistik restorasyon ve romantik görüşü ile kentsel koruma kuramının bilimsel temelleri atılmıştır. Viollet-le-Duc tarafından savunulan "stilistik restorasyon" (üslup birliği) yaklaşımı, yapıları tüm eklerinden arındırarak "mükemmel" bir hale getirmeyi amaçlamıştır. Buna tepki olarak ortaya çıkan John Ruskin ve William Morris'in "romantik görüşü" ise restorasyona karşı çıkarak, yapıların özgünlüğünü korumak adına periyodik bakım ve onarımı savunmuştur. Böylece koruma üzerine fikirler ortaya atılmış ve koruma düşüncesinin gelişmesinin önü açılmıştır. XX. yüzyılın ilk yarısında ise Camillo Boito ve Gustavo Giovannoni, yapıları birer tarihi belge olarak görmesi ve "minimum müdahale" ilkesini benimsemeleri ile çağdaş restorasyonun temelleri atılmış. Cesare Brandi’nin "Restorasyon Kuramı" i bu düşünceyi olgunlaştırmış ve 1964 tarihli Venedik Tüzüğü’nün referansı olmuştur. Bu tüzük ile koruma kavramını tek yapı ölçeğinden kentsel ölçeğe taşınmasını sağlamış ve "kentsel sit" kavramını uluslararası literatüre kazandırmıştır.

1960’lı yıllarda ilk ortaya atılan ve günümüze kadar olan süreçte kademeli olarak fikir genişletilerek yapılı çevrenin sürdürülebilirliği sağlanmıştır. 1964’te yayımlanan Venedik Tüzüğü’nde sadece bir mimari eserin korunması yerine kültür varlığının bir bütün olarak ele alınıp bir uygarlığın veya önemli olaylara tanıklık etmiş kentsel veya kırsal yerleşmelerin, yalnızca büyük sanat eserlerinin değil de zamanla kültürel anlam kazanan basit eserlerinde korunmaları gerektiği kararı alınmıştır. Böylece tekli yapıların korunmasından kentsel korunmaya önemli adım atılmış ve basit yapıların korunmasıyla tarihi bölgede bütüncül korunma hedeflenmiştir.

XX. yüzyılın son çeyreğinde koruma alanında hızlı ve önemli gelişmeler yaşanmıştır. 1975 yılının Avrupa Mimarlık Mirası Yılı olarak kabul edilmesiyle çeşitli kongre ve toplantılar yapılmış, bütünleşik koruma alanında önemli kararlar alınmıştır. Böylece birbirinden farklı dönem ekleri ve stillerin uyumlu bir bütün olarak korunması gerektiği maddesi yayımlanmıştır. Yıpranmış kent ve kırsal yerleşmelerde, yeri iyileştirecek müdahaleler sosyal adalet ruhunun korunması ve soylulaştırmayı engellemeyi hedeflemişlerdir. Yani 1975 yılında yayımlanan Amsterdam Bildirgesi ile de koruma sadece fiziksel bir eylem olmaktan çıkmış; sosyal, ekonomik, yasal ve teknik düzenlemeleri içeren "bütünleşik koruma" anlayışına dönüşmüş ve kentsel koruma düşüncesinin kapsamı genişletilmiştir.

1985 yılında kabul edilen Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi, koruma kapsamını genişleterek kırsal bina gruplarını da kültürel miras tanımına dâhil etmiştir. 1994 yılındaki Nara Özgünlük Konferansı ile küreselleşmenin yarattığı tehditler karşısında "özgünlük" kavramı yeniden tanımlanırken; 90'lı yılların sonuna doğru "kültürel peyzaj" ve "somut olmayan miras" kavramlarının gündeme gelmesi, korumanın sadece fiziksel yapılarla değil, aynı zamanda gelenekler, algı biçimleri ve geniş coğrafi bağlamlarla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. 2005 tarihli Faro Sözleşmesi ise korumayı insan hakları, demokrasi ve toplumsal değerler eksenine taşıyarak daha katılımcı bir model sunmuştur. XXI. yüzyıla gelindiğinde koruma pratikleri; sürdürülebilirlik, yaşayan miras ve tarihi kentsel peyzaj kavramları etrafında şekillenmeye başlamıştır. Günümüzün temel stratejisi olan canlandırma (revitalization), tarihi mahallelerin fiziksel dokusunu yenilerken bu alanları çağdaş ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarla uyumlu hale getirmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu süreçte mirasın sadece ticari bir meta veya tüketilebilir bir deneyim haline gelmesi riski (soylulaştırma ve ticarileşme), dinamik ve değer odaklı koruma stratejilerinin geliştirilmesini zorunlu kılmıştır. Sonuç olarak güncel yaklaşım, mirası geçmişin donmuş bir kalıntısı olarak değil, sürdürülebilir kalkınmanın ve toplumsal kimliğin yaşayan, gelişen bir parçası olarak kabul etmektedir.

Türkiye’de kentsel koruma anlayışı, tekil anıt ölçeğinden kentsel sit alanlarına ve bütünleşik bir yönetim modeline doğru evrilen bu süreci dört ana tarih aralığında incelemekteyiz. Birinci Dönem (1850-1930), Sürekli Bakım ve "Güzel Kent" Anlayışı mevcuttur. Bu dönem, koruma düşüncesinin Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki kökenlerine dayanır. Başlangıçta koruma anlayışı, yapıların sürekli bakımının yapılması ve hasarların hızla giderilmesi şeklindeydi. XIX. yüzyılın sonlarına doğru, batı etkisindeki "Güzel Kent" anlayışıyla birlikte, anıtsal yapıların çevresinin açılması (Hausmann yaklaşımı) düşüncesi benimsenmiştir. İkinci Dönem (1930-1950), Müzecilik ve Planlama İlişkisi anlayışında ise Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanmıştır. Eski eserler daha çok müzelerde toplanarak korunmaya çalışılmıştır. Kentsel koruma tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri, 1932 yılında H. Jansen tarafından hazırlanan Ankara İmar Planı olmuştur. 1940’lı yıllardan itibaren eski eserlerin sadece tekil olarak değil, imar planları aracılığıyla bir bütün olarak korunması anlayışı yerleşmeye başlamıştır. Üçüncü Dönem (1950-1980), Kurumsallaşma ve "Sit" Kavramının Doğuşudur. Bu dönemde koruma faaliyetleri kurumsal bir kimlik kazanmıştır. 1951 yılında Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu kurulmuş ve restorasyon çalışmaları hız kazanmıştır. 1964 tarihli Venedik Tüzüğü, Türkiye'de koruma ölçeğinin tek yapıdan çevre ölçeğine (kentsel sit) genişletilmesinde etkili olmuştur. 1973 yılında çıkarılan 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu, "sit" kavramını hukuki çerçeveye taşıyan ilk Cumhuriyet dönemi kanunudur. Dördüncü Dönem (1980 Sonrası) ise Yasal Düzenlemeler ve Yerelleşme’dir. Bu dönemde koruma anlayışı modern bir yasal zemine oturtulmuştur:

  • 1983 (2863 Sayılı Kanun): Kültür ve tabiat varlıklarını birlikte ele alan kapsamlı bir yapı oluşturulmuş, kentsel sit alanlarında Koruma Amaçlı İmar Planı hazırlama zorunluluğu getirilmiştir.
  • 2004 (5226 Sayılı Kanun): Yerel yönetimlerin korumadaki yetkileri artırılmış; belediyeler bünyesinde KUDEB (Koruma, Uygulama ve Denetim Büroları) kurulması ve onarımlar için emlak vergisinden katkı payı ayrılması gibi önemli adımlar atılmıştır.
  • Güncel Yaklaşım: Günümüzde koruma artık sadece fiziksel onarımla sınırlı kalmayıp; sürdürülebilirlik, yaşayan miras ve kültür turizmi kavramları ekseninde, sosyal ve ekonomik boyutları da içeren bütünleşik bir süreç olarak ele alınmaktadır.
Referanslar

Apaydın Özdemir, A. (2023). Kentsel sitlerdeki sivil mimari miras için önleyici koruma yöntemi önerisi: Kentsel sit sivil mimari miras izleme tekniği (KESİT) (Basılmamış Doktora Tezi). Eskişehir: Eskişehir Teknik Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü; Körlü, E. (2020). Kentsel sit alanlarında sürdürülebilir koruma–geliştirme için bir model önerisi: Adana Tepebağ–Kayalıbağ mevkii (Basılmamış Doktora Tezi). Konya: Konya Teknik Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü; Kurun, A. (2023). Silivri kentsel sit alanı koruma sorunları üzerine bir değerlendirme (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Gazi Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü.

Konuyla ilgili diğer maddeler için bkz.: